View high resolution
Bütün bu yabancı topraklarda sürüklenip durma isteği, bütün bu uzun tren yolculukları, bilmediğin kentlerin sokaklarında, caddelerinde dolaşmalar yitirdiğim yalnızlığımla yeniden yüzleşme çabamdandı. Çoğu zaman herkes yalnızlığı, teklikle karıştırırdı. Sanki sadece tekken yalnızlarmış gibi, büyük kandırmaca olduğunu anlamaz gibiydiler. Halbuki çok büyük bir kalabalık da büyük bir yalnızlığı beraberinde getirebilirdi.Benim yalnızlığım da, kalabalıklarla gelen türdendi. İnsanları sevdikçe, onlarla tanıştıkça, konuştukça ve içimi açtıkça içten içe gelen bir yalnızlığım vardı. O yalnızlığımdan bazen rahatsızlık duyuyor, bazen de büyük bir gururla yüzleşip onunla baş başa kalmak istiyordum. Bir annenin sakat doğan çocuğunu kabullenişi gibi, önce kaçıp, sonra onu içime alıyordum, göğsüme bastırıp iyi ki var diyordum. Aslında yalnızlığın en büyüğüne de insanlar sebep olurdu bana göre. Yani yalnızlık yalınlık veya teklik değildi, diğer insanların sebep olduğu bazen de tam tersine, insanların yardımıyla, onların ani gelişleriyle yok olan ve belki de hiç uğramayacak olduğunu sandığımız bir olguydu.
Eskiden yalnız insanlar dikkatimi çok çekerdi. Bir barda yalnız başına oturan bir kadına veya adama dönüp bakar, veya yalnız yaşayan insanlara nasıl yalnız yaşadıklarını sorgulayan düşüncelerle yaklaşırdım, ta ki yalnızlığın salt görülür, elle tutulur bir şey olmadığını anlayana kadar.
Ekim 2010’da, hava feci soğukken, kendimizi bir bara attığımızda bar taburelerin birinde yalnız başına oturan uzun kızıl saçlı bir kız dikkatimi çektiğinde; içimden “ne güzel bu şehirde yalnız başlarına, bara gelip de oturan kadınlar var demek ki” demiştim. ”Düşünsene Istanbul’da böyle bir şey yapmaya kalksan on tane adam gelir yanına, yalnızlığını lekeleyecek cümleler kurarlar bir de üstüne”…Ama kızın bende dikkat uyandıran yanı sadece yalnızlığı değildi, dik duruşuydu: kendine güvenen bir hali vardı oldukça. 2010 yılını, yalnız yaptığım uzunlu, kısalı yolculuklar izledi dönem dönem. O zamanlarda farkettim de, yalnız olmak, yani somut anlamda, tek olmak, kendinle kalmak, yanımda kimse olmadan bir yerlere gitmek inanılmaz bir orgazm sağlıyordu ruhumda. Rahatlatma yanında da dinlendiriyordu, keşfetmeye açıyordu tüm algılarımı. Barda yalnız başıma biramı yudumlarken o uzun kızıl saçlı kız geliyordu aklıma ve gülümsüyordum. Acıtan bir yanı yoktu hemen hemen. En azından kalabalık bir ortamın içinde yalnız olmaktan bin kat gururlu, bin kat güzel, huzurlu bir histi. O kadar sevdim ki ben bu hissi.
Ben tüm bu anılarımı, anlarımı yazarken, yaşarken ve biraz da alttan alta kendimle gurur duyarken bir gün bir adam gördüm. Nehrin kenarında, taştan köprünün üstüne çıkmış, tripodunu da yakın bir yerlere kurmuş, self-timer ını ayarlamış bir adam, gülerek kameraya doğru poz veriyordu. O an içim bir garip oldu. Bunu saklayamazdım kendimden: bazı anlar vardı ki, birileriyle; yani ne bileyim arkadaşlar veya bir sevgiliyle paylaşıldığında sanki daha da güzelleşiyordu. Bazen bir yol arkadaşı veya hayat arkadaşı gerekiyordu; en azından durup fotoğrafını çekecek… Self-timer’a ihtiyaç duymayacaktın öyle anlarda. Gözüne kirpiğin kaçtığında, çantanda on saat el aynanı aramak yerine yanındakine soracaktın “gözüme bi baksana” diye. Birlikte gülüp, fotoğraflar çekilecektiniz, nehir kenarında bir şişe şarabı paylaşmak içinizi ısıtacaktı…
Sonuçta şu kanıya vardım, ben yalnızlığımı seven ve ona sahip çıkan, bundan da yer yer mutluluk duyan bir insanım. Ama yine de bazı anlar var ki, insan yalnız olmak istemiyor. Yani ne yalnız olma halinden, ne de yalnız olmama halinden vazgeçmeye gerek yokmuş, ikisini de sevebilirmişim meğer. Bu bir seçim değilmiş. Ama asıl acı olan kesinlikle yalnız olmak değil: kendini kandırmakmış. Mesela, yüzlerce arkadaşın, onlarca dostun olduğunu sanıp en çok istediğin anda hiç birine ulaşamamak, sevmeye çalıştığın biriyle hayatını geçirmeye çalışmak,yani sever gibi yapmak, sırf yalnız kalmamak adına yüzeysel ilişkilere girmekmiş. Sosyal medyadaki kimliğinle yüzlerce insanı peşinden sürüklediğini sansan da aslında sana bir şey olsa hiç birinin bir boka yaramayacağı gerçeğini bilmeden hayatına devam etmekmiş. Bunları düşündüğümde diyorum ki, insanlar yalnızlıklarından korkmak yerine sadece acizleşmekten korkmalılar. Çünkü yalnızlık güzel bir şeydir; bu üstte saydığım durumlardan bin kat daha iyidir, değerlidir. Acizleşen bir insan ise karşısına çıkan her şeye sarılabilir. Ve bu durumu yaşamaktansa, bu durumda olan insanlarla karşılaşmaktansa, bir şişe şarabı sadece kendimle paylaşmayı yeğlerim.